Free Joomla Templates by FatCow Coupon

Bir milleti tarih sahnesinden silme faaliyetleri

Kategori: Tarihi Bilgiler

Image İSLÂMİYET VE MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNİN TARİH SAHNESİNDEN SİLİNMESİ OPERASYONU: Bir milleti meydana getiren oldukça önemli üç özellik bulunmaktadır. Bu üç özellik şunlardır:
İrk, dil ve din. Bir milletin millet olabilmesi ve dünya milletler sahnesinde yerini alabilmesi için bu üç özelliğin olması gerekir. Bu üç unsur, milletleri meydana getiren temel kavramlardır. Biri eksik olsa, millet olunmaz. Bu üç özelikten "ırk", insanın ihtiyarının dışında gelişen bir olaydır. Bir insanın istediği ırka mensup olması, o insanın elinde olan bir şey değildir. Tamamen takdir–i ilâhînin kudret elinde olan bir konudur.

"Dil", insanın doğduğu yaşadığı çevrenin şartlarına göre oluşan, daha çok anne baba kaynaklı bir hâdisedir. Dilde de insanın, çok fazla ihtiyarını kullandığı söylenemez. Onun için anadili tabiri kullanılır, anadilde insanın tercih hakkı yoktur. 

"Din" konusuna gelince; dini iki kısımda inceleyebiliriz. Bir bâtınî boyutu ki, "her insan İslâm fıtratı üzere doğar." Zâhirî boyutuna gelince; anne baba ve yaşadığı çevrenin etki ve tesiri ile dinini öğrenir. Ancak büluğ çağına, sorumluluk alacağı çağa geldiği zaman öğrendiklerini kendi aklı ile de tasdik veya red eder.
Tarih göstermiştir ki, bu üç önemli unsurun birinden ya da birkaçından yoksun milletler millet olma özelliğini yitirmiş ve kısa sürede tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Bir milletin tarih sahnesinden çekilmesi öyle on yıllarla ifade edilecek bir olay değildir. Bir milletin tarih sahnesinden silinmesi yüz yıllarla ifade edilecek bir büyük hadisedir.  

Müslüman Türk milletinin tarih sahnesinden silme operasyonu

17. yüzyılın başlarında başlayan ve her geçen gün dozunu artırarak devam eden, İslâm ile şereflenmiş milletleri tarih sahnesinden silme programı hiç aksamadan günümüze kadar uygulana gelmiştir. Uygulanan bu programın en başta gelen hedefi, Türk milletidir. Türk milletinin birinci hedef olmasının sebebi, yüz yıllardır İslâm âlemine liderlik etmesi ve sahip olduğu değerlerle, dünya devleti olması ve bütün dünyaya yön vermesidir. Dünya üzerinde hedef ve planları olanların önündeki en büyük engel Türk milletidir. Öyleyse ne yapmalı da bu milleti dünya milletler sahnesinden silmeli? Türk milleti, dünya milletler sahnesinden silinmeden, dünya üzerinde sahneye konacak senaryonun uygulanma şansı yoktur.

Bu milleti bitirip pasifize etmek için her yol ve metoda başvurulmuş. Sosyal, kültürel ve ekonomik bütün tedbirler alınmış ve uygulanmıştır. Bu tedbirler uygulanırken içte de işbirlikçiler bulunur ve içteki bu işbirlikçilerle birlikte tedbirlerin uygulanmasına geçilir. Sonuç itibarıyla, hedeflediklerinin önemli bir bölümüne ulaşırlar. Türk milletinin ve İslâm âleminin temsil makamı olan Osmanlı tarih sahnesinden silinmiştir. Peki, tehlike geçmiş midir? Hayır...
Bundan sonrası ne olacaktır? Ortada Osmanlı'nın yerine kurulan yeni bir cumhuriyet ve diğer tarafta yüz milyonlarca mensubu olan bir İslâm âlemi… Bunların da pasifize edilerek, sindirilmeleri lazım ki, bir daha bir araya gelerek dünya sahnesine çıkamasınlar.

Tarih düşmanlığı

Uygulanan planın önemli unsurlarından biri tarih düşmanlığıdır. Batı içimize tarih düşmanlığını soktu. Geçmişini reddeden, reddetmekle kalmayan küfür eden bir devlet ve millet meydana getirdiler. Bu senaryoyu öyle ayrıntı ile uyguladılar ki, en küçük detayı bile göz ardı etmediler. İslâm ile şereflendikten sonra yaklaşık bin yıla yakın bir zaman dünyanın zirvesine oturan bir millet ve onun kurduğu devletler bir anda yok sayıldı, aşağılandı, akla, hayale gelmeyecek hakaretlere uğratıldı.
Tarih nedir? Tarih milletlerin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden millet, hafızasını kaybetmiş insan gibi olur. Bir insan düşünün ki, hafızasını kaybetmiş; onun başına gelecek felaketi tasavvur edebilir misiniz? Hafızasını kaybeden milletler de o şekildedir. Cengiz Aytmatov'un "Mankut" diye bir romanı vardır. Mankut, Çinliler esir aldıkları Türklerin başına bir yaş deri geçirirler. Bu yaş deri kurudukça beyni sıkar, öyle bir noktaya gelir ki, beyin hafızayı kaybeder. Hafızasını kaybetti mi o insan gözünü, Çinli efendisinin dizinin dibinde açtığını zanneder ve çok sadık bir köle olur.
İşte Avrupa, Avrupa'nın içimizdeki uzantıları, bizi hafızamızdan mahrum edip, Avrupa'ya sadık köle yapmanın peşindedirler. Mesele budur; bu bir millî kavgadır. Osmanlı bizim tarihimizdir, ecdadımızdır.
Sultan Mahmud devrinde, özellikle Arapların yaşadığı bölgelerde "Türkler hıristiyan oldu" diye yalan haber yayan Fransızların amacı, Osmanlıyı zor duruma düşürüp, parçalamaktı. Bu ve benzeri oyunlar tarihin değişik zamanlarında uygulanmıştır. Osmanlı donanmasının Mısır'a teslimine sebep olan politika oyunu, aynı planın bir parçasıdır. Yıllardır Osmanlıya "Avrupalı olun; Batı hayatını aynen alın… Başka kurtuluş yolunuz yoktur." derler; diğer taraftan da atılan adımlara çelme takmak için içerde halkı isyanlara teşvik ederler ve İslâm âleminde de "Türkler hıristiyan oluyor" diye aleyhimize nefretler uyandırırlar. (1)

Din düşmanlığı

Batının en büyük arzusu Türk milletini İslâm dininden uzaklaştırmaktır. Batı'nın bu amacında başarılı olup olmadığına tarihî belgeler ışığında bakacağız. Osmanlı'dan sonra kurulan Cumhuriyet'in ilk yıllarından günümüze kadar süren zaman dilimine göz attığımızda tezimizi destekleyen birçok olayla karşı karşıya kalıyoruz.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında hâkim zihniyet şöyle demektedir.
"Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar..." Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu sûretle kalkınma kolay ve çabuk olur."(2)
18. yüzyılın başlarında yürürlüğe konan büyük plan uygulanmaktadır. Son finale gelinmiştir, Osmanlı'nın son iki yüz yılındaki yöneticilerinin büyük çoğunluğu bizden görünen ancak gerçekte bizden olmayan kimselerdir. İşte Cumhuriyet'in kuruluş aşamasında Osmanlı'daki bu oyun ve ihanet aynen devam etmektedir. Aynı eserin bir başka yerinde çok daha vahim bir bilgi ile karşılaşırız.
"Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız..." Üç maddelik bir program uygulanması kararlaştırılır.

1–İslâmiyet terakkiye mânidir.
2–Arap oğlu yâvelerini Türklere öğretmemeli.
3–Hocaları toptan kaldırmalı.(3)
O derece ileri gidilir ki, dini değiştirmeye çalışanlar bile olmuştur. Kazım Karabekir Paşa'nın hatıratına dönelim. Paşa Ankara'da bir toplantıyı anlatır, tam o esnada Milletvekili Tevfik Rüştü Bey şunları söylemektedir:
"Ben kanaatimi meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkma." der. Karabekir Paşa sorar
"Nedir o kanaatin?"
"İslâmlığın terakkiye mâni olduğu kanaati!.. İslâm kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati." (4)
Durum gerçekten vahimdir, üst düzey bir yöneticide bu ayarda sözler söylemektedir.
"Evet, Karabekir, Türkler İslâmlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslâm kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!" (5)
Ankara'da bu olaylar meydana gelirken, bir güzel insanın yolu Ankara'ya düşer. Ankara'daki havayı bir de bu güzel insandan dinleyelim:
"...Bin üç yüz otuz sekizde Ankara'ya gittim. İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl–i imanın kuvvetli efkarı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah! dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek. O vakit, şu âyet–i kerîme bedahet derecesinde Vücud ve Vahdaniyet'i ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'an–ı Hakîm'den alınan kuvvetli bir burhanı, Arabî bir risalede yazdım..." (6)
Buradan anlaşılan, yaklaşık iki yüz yıldır süren tehlikeli oyunun devam ettiğidir.

BATI HAYRANLIÐI BATI UÞAKLIÐINA DÖNÜÞÜYOR

Müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme operasyonu hızla devam etmektedir. Bu operasyonun önemli parçalarından biri de din ve tarih şuurundan yoksun bir nesil yetiştirmektir.
Bizim dinimizin ve tarihimizin üzerinde çok çeşitli eller dolaşmaktadır. Bizler son nisan yağmurlarıyla yeryüzüne gelmiş bir millet değiliz. Meselâ, bir örnek verecek olursak:
Liselerimizde Emin Oktay'ın "Tarih"i okutulmaktadır. Emin Oktay'ın "Tarih"ine baktığınız zaman İstanbul'un fethinde Macar Urban'ın döktüğü topların kullanıldığını görmekteyiz. "Eğer Macar Urban o topları dökmeseydi, bizim İstanbul'u fethetmemiz hayal olurdu." gibi bir anlayış getirilmektedir.
Halbuki gerçeğe baktığımız zaman, Osmanlı'da top döken en ileri seviyede 532 büyük top döküm ustası vardır... Macar Urban işsiz kalmış, Osmanlı'ya başvurmuş, Osmanlı'da 532 top ustasının yanında bu kişiye görev vermiştir; o sıradan bir top ustasıdır. İşin garip tarafı, Macar Urban dökmüş olduğu kendi topunun ilk patlamasında, top paramparça olmuş ve Macar Urban döktüğü topun başında ölmüştür.
İşte bu gerçeğe rağmen, liselerde anlatılan "Tarih"imiz de Macar Urban'ın döktüğü topla İstanbul'u fethettiğimiz söylenir. Çünkü burada işlenmek istenen şudur: Türk milleti mermer kafalıdır, sanayiden, toptan bihaberdir. Onun için bizim mesafe almamız için, bir Avrupa milletinin himayesine girmemiz gerekir." Bu düşünce ve anlayış sinsice verilmektedir.
Tam bir köleleştirme operasyonu. "Batı olmadan siz bir şey yapamazsınız. Batı olmasaydı.... Batı olmasaydı..." Bu devam edip gidiyor. Müslüman Türk milletini köleleştirme ve dolayısıyla tarih sahnesinden silme operasyonu, dış odakların çalışması ve içte de ciddî mânada işbirlikçi bulmaları neticesinde bu noktaya gelmiştir.

Mason ve sabataistlerin etkin rolleri

Dünya egemenliğini elinde bulundurmak isteyen güçlerin kurduğu veya kurdurdukları gerek yeraltı gerek yerüstü birçok teşkilat vardır. Bunlardan bir kısmı hem yeraltında hem de yer üstünde faaliyet gösterirler. Bunlardan biri de "Mason Cemiyeti"dir. Bir diğeri de "Sabatayist" denilen, görüntüsü müslüman olan ama gerçekte müslüman olmayan, İslamî tabirle münafıklardır. Gerek Masonlar, gerekse Sabatayistler, icraat ve inanç olarak birbirlerinden farklı gözükseler de nihaî hedefte hizmet ettikleri ideal aynıdır.
Bunları daha iyi anlamak için bir Mason yayında, yayınlanan amaç ve gayelerine bakalım. Ne diyor Masonlar:
"Medreseler ve minareler yıkılmadıkça, yani skolâstik düşünceler, dogmatik inanışlar ortadan kalkmadıkça, fikirlerdeki esaret, vicdanlardaki ıstırap kalkmayacaktır." denilmektedir. (7)
İslâmî kurum ve kuruluşların Masonları ne çok rahatsız ettiği açıkça görülmektedir. Masonların amacı; yazımızın başından beri anlatmaya çalıştığımız üzere müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silmektir. Bunun için yapılması gereken her şey yapılmakta ve başvurulması gereken her yola başvurulmaktadır.
Dini yozlaştırıp ortadan kaldırmak için değişik metodlar denemişlerdir. Bunlardan biri de "Halkevleri" veya "Köy Enstitüleri" gibi kurumlardır. Bunlar, yöntemlerin sadece biridir. Bir başka yöntem, Masonların kontrolündeki medya kuruluşları yoluyla dine ve dinî değerlere karşı yürütülen aleyhte propagandalardır.

Bu durum bir Mason locası kitapçığında şöyle ifade edilmektedir:
"Toplumumuzda İslâm medeniyetinden kalan ve onu o medeniyete bağlamaya çalışan gizli kuvvetler vardır. Bunun varlığını kabul etmekten kaçınmak lazımdır. Ama onu ezecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak şarttır." (8)
Masonlarla görüş ve düşünce birlikteliği içinde olan bir başka grup da Sabatayistlerdir. Yıllardır ülke yönetiminde, aydın kesiminde etkin konumları olmuştur. 1979 yılında yazılan bir kaynak eserde kimlerin Sabatayist oldukları birkaç örnekle gösterilmektedir.
Naim Talu: 12 Mart dönemi başbakanlarından,
Abdi İpekçi: Milliyet gazetesi başyazarı,
İsmail Cem İpekçi: Bakan, TRT eski genel müdürü,
Osman Kibar: İzmir Belediyesi eski reisi,
Simavi Biraderler: Hürriyet, Günaydın gazeteleri ile hemen hemen bütün seks mecmua ve magazinlerinin sahipleri,
Nejat Eczacıbaşı: Meşhur sanayici, Bilderberg üyesi,
Emil Galip Sandalcı: Vatan gazetesi yazarı,
Dönme Cavit: Maliye bakanlarından. "İzmir Suikastı"na adı karıştığı için asılmıştır.
Selim Sarper: 1960 İhtilali döneminin Dışişleri bakanı.
Macit Gökberg: İ.Ü. Felsefe profesörü, TKD üyelerinden,
Ahmet Emin Yalman: Türkiye dönmelerinin piri, eski Vatan gazetesi sahibi, Milli Mücadele esnasında Türkiye'nin halklara bölünerek parçalanmasını savunan kişi.
Talat Hılman: Kültür eski bakanı, Milliyet gazetesi yazarı
Sami Kohen: Milliyet gazetesi yazarı ve Üstad Mason. (9)

Bu Sabatayist dönmeler bundan yirmi beş yıl önce bu konumlarda olduklarına göre aradan geçen zaman göz önüne alındığında bugün nerelere geldiklerini varın siz düşünün. Sabatayist dönmelerle ilgili olarak yazar kitabında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır, aynen alıntılıyoruz:
"1974–1975–1976 yıllarında bile bu dönmeler Marksist, sosyalist, komünist, dinsiz kimseleri korumakla, desteklemekle, Türkiye'yi bir iç savaşa sürükleme çabası içindedirler. Bu sözde dönmelere mensup kimseler çok zengin olmakla beraber İslâm dinini daima tutuculuk, gericilik olarak damgalamışlar ve Türk milliyetçiliğini faşistlikle kötülemek, horlamak istemişler, iktisadî, kültürel hayatta söz sahibi olmuşlardır. Türkiye'deki Mason localarında da bu topluluktan kimseler önemli mevkilerdedir. Hatta Türkiye'de Türk milliyetçiliğini, İslâm dinini kötülemeye çalışanlar, Marksist devrimi, sosyalistleri tutan ve övenler, gazetelerinde onlara gelişme ve yayın imkânı sağlayanlar hemen hep bu dönme denilenlerden çıkmaktadır. Bununla beraber olumlu bir yol tutmuş olanlar varsa da (sayıları pek az), çoğunluğu çok tehlikeli ve yıkıcı bir oyun içinde birer rol oynamaktadırlar. Eğitim ve öğretime, yayına, hukukî konulara kadar sızmak, onların başlıca hedefleri olmuştur. İşlerden habersiz birtakım zatlar, şaşkınlık içinde kalmakta, meselenin arka perdesini ve oynanan korkunç oyunu görememektedirler. (10)

Mason, Sabatayist dönmeler devletin her noktasına sızmış ve en etkin görevleri almışlardır. Ekonomik ve sosyal hayatın da en etkin noktaları bunların elindedir. Her tarafta müslüman Türk milletini tarihinden, dininden, kültüründen uzaklaştırmak için her yolu denemektedirler.
Devlet yönetiminde yaptıkları ortadadır. Yazımızın başından beri nelerin yapılmak istendiği, yapılmak istenenlerin ne kadarının yapıldığı âşikâr bir şekilde ortadadır.
Dıştan, içten bir milleti yok etmek için faaliyet gösterenlerin ortaklaşa uyguladıkları programa ve sonucuna bakacağız.
 

Sinema dine ve tarihe küfür ve hakaret etmek için kullanıldı

Türk sinema tarihine baktığımızda, yukarıda saydığımız etkin güç odaklarının tam bir egemenliği ile karşı karşıya kalırız. Sinema tarihimizde çevrilen filmlerin tamamına yakınında işlenen konu ve verilmek istenen mesaj şudur:
"İnsanların gözünden düşürülmek istenen bir tarih ve nefret ettirilmek istenen bir din." Tarihî filmler çevrilir. Bu tarihî filmlerde Osmanlı idarecileri, zevk ve eğlencelerine düşkün, âdeta bir cinsî sapık gibi işlenirler. Tarihimizin her noktasına altın harflerle işlenmiş olan İslâm'dan hiç söz edilmez. Hiçbir İslâmî figüre rastlayamazsınız; çünkü amaç, müslüman Türk milletini dininden ve tarihinden soğutmaktır.
Ya sosyal içerikli filmler… Bu filmlerin de tamamına yakınında İslâm'ı temsil makamında olan hoca ve hacı karakterlerinin bir tek ortak özelliği vardır: Irz ve namus düşmanı olmaları. Özellikle hoca karakterleri; sinsi, milletin namusuna göz diken, para karşılığı her işi yapacak tiplerdir. Hatta Millî Mücadele yıllarındaki hocalar düşmanla işbirliği içinde gösterilir. Bütün bunlar niçin yapılıyor? Bunlar, müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silmek için oynanan oyunun birer parçalarıdır.

Basın yayın organları aracılığı ile verilmek istenen mesaj

Filmlerdeki müspet karakterler, insanların dikkat ve beğenisini kazanan karakterler olup, müslüman Türk milletinin kimliğine, ülküsüne, inancına ters düşen karakterler olarak seçilir. Dikkat edin, başörtülü, namaz kılan karakterler, ya hizmetçidir, ya çöpçüdür, ya hamaldır...
İyi, makam mevki sahibi, toplumun önünde yürüyen, güzel icraatlar yapan karakterler de İslâmî motif görülmez. Çünkü vermek istedikleri mesaj şudur:
"Baş örtmek, namaz kılmak, geçmişin köhne bir geleneğidir. Bu köhne geleneği yapanlar, toplum hayatında ancak hademe, çöpçü, hizmetli, hamal gibi işleri yapabilirler. Bunlardan başka bir şey olmaz. Bu inançta olanların önüne iki tercih sunulur, ya inançlarını bırakacak, Batı'nın (Siyonistlerin – Masonların – Sabatayistlerin – bütün emperyalist güçlerin ve müslüman Türk milletinin düşmanlarının) değerlerini uygulayacak ve toplumda iş adamı, idareci, yazar, sanatçı vesaire olacaksınız. Bunu yapmaz da inançlarınızı yaşamakta ısrar ederseniz, sizden ancak hizmetçi ve uşak olur; dolayısıyla hizmetçiliğe ve uşaklığa devam edersiniz." Verilmek istenen mesaj budur ve müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme operasyonunun bir parçası da budur.
Bu mesaj yıllardır devletin resmi ideolojisi olarak uygulandı ve hâlen de uygulanmaktadır.
Bu mesaj yıllardır sinema filmleri ile beyinlere şırınga edildi ve hâlâ edilmektedir.
Bu mesaj yıllardır yazılı ve görsel medya organları tarafından insanlara sunuldu ve hâlâ da sunulmaktadır.

Aynı senaryoyu televizyonlar uyguluyor

Televizyonun olmadığı dönemlerde sinema ile milleti vurmaya çalışanlar, şimdi de aynı oyunu televizyonlarda uygulamaktadırlar. Son yıllarda gündemi meşgul eden televizyon dizi ve filmlerinde de aynı senaryo uygulanmaktadır.

Sormak lâzım: Bir filmin senaryosunu sosyal hayattan aldıklarını söylüyorlar. Yetmiş milyonluk bir ülkede yaşıyoruz. Bu nüfusun kâğıt üzerinde yüzde doksan dokuzu müslüman, yapılan bir başka istatistiksel bilgide ülke nüfusunun yüzde sekseninin evinde namaz kılan bir kişi var. Yani her on evden sekizinde muhakkak namaz kılan bir kişi var. Bu film yapımcılarına sormak lâzım: Mademki senaryolarınızı gerçek hayattan esinlenerek yazıyorsunuz. Bu senaryonun içinde namaz kılan bir karakter olmaz mı? İslâmî bir motif olmaz mı? Kadın nüfusunun yüzde elliden fazlasının başı örtülü, hiç başı örtülü bir kadın karakter olmaz mı?

BATI HAYRANLIÐININ SONUCU YAHUDÎLEÞME TEMÂYÜLÜ

Müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme ve köleleştirme operasyonunun bugün itibarıyla geldiği noktaya baktığımızda içler acısı bir durumla karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Tam bir Batı hayranlığı şuur altımıza yerleşmiş durumdadır. Toplumun her kesiminin, en aşırı uçlara ve küçük detaylara varıncaya kadar herkesimin referansı Batı, Batı Batı olmuş.
Kendini kâmil mü'min sayanlar bile sözlerinde her ne kadar referans olarak İslâm'ı kullansalar da onların bile şuur altlarına Batı hayranlığı yerleşmiş.
Fransa'da durum şöyle, İngiltere'nin sokakları böyle... Amerika'nın otoyolu şöyle... Hollanda'nın Okulu böyle... gibi devamlı sûrette referans olarak Batı veriliyor. Ya da Batı'nın içimizdeki uzantıları referans kaynağımız oluyor. Ben eskiden sosyete terzisi idim... Bizim falanca eskiden bir manken ajansında çalışıyordu... Bu arkadaş eskiden falanca gazetede çalışıyordu... Falanca eski lions kulübünde bulunmuş... Bunları söylerken, bir tespit olsun diye söylenmiyor, bak biz eskiden neymişiz diyerek, şuur altından eskiye referans gönderiyor. İki yüz yıldır, her tarafımız Batı hayranlığı ile donatıldı ve bunun sonucunu yaşıyoruz.

Halbuki mesele teknik ise, Japonya, Kore ve Güney Doğu Asya Batı'yı bu konuda çoktan solladı bile. Ama hiç kimse Japonya, Kore veya Güney Doğu Asya'yı hatta Avustralya'yı referans olarak vermiyor. Batı da Batı; başka bir şey yok. Buradan anlaşılan şu ki: Batı, müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme operasyonunda son derece başarılı olmuştur.
Bazı hâdiseler vardır ki, tartıda hafif gözükür; ama sonuç itibarıyla pahada ağır gelir. Þimdi sizlerin dikkatine sunacağımız bir kısım hususlar küçük olarak gözükebilir. Siz onların küçük göründüğüne bakmayın sonuçları pek büyüktür. Batı hayranlığının ve uşaklığının bizi hangi noktalara getirdiğine şöyle bir göz atalım:
aSağ elle yemek yemeyi bıraktırdılar; yemek sol elle yenilecek.
aEvlerimize girerken, ayakkabı çıkarmak yok, evlere ayakkabı ile girilip çıkılıyor, yatak odasına varıncaya kadar.
aKadın–erkek birlikte dans edecek. Özellikle devleti temsil eden makamlar özel günlerde vals yapacak.
aBatı müziği, Devlet Senfoni Orkestrası, Batı'nın klasikleri dinlenecek, devletin en tepesinde bulunan kişi de: "İşte çağdaş Türkiye" diyecek. Neymiş çağdaş Türkiye? Ne dediğini kendilerinin dahi anlamadığı, bir a.....ma, çağdaş medeniyet oluyor...
aÖzellikle kadınlardan çıplak olmayanlar, medeni sayılmıyor. Çıplaklık, kadının vücudunu sergilemesi, çağdaş medeniyetin en önde gelen unsurlarından biri…
aYemesi, içmesi, eğlenmesi, giyim kuşamı ile Batı'nın bütün değerlerini bünyesinde toplayan bir nesil yetişti.

İnsanımızın önce görüntüsünü Batılılaştırdılar. Ardında ruhunu, inancını ve idealini Batılılaştırdılar. Bir tarafta bu Batılılaştırmayı yapanlar diğer yanda da ulusalcılık, milliyetçilik, devletçilik şarkılarını söylemeye başladılar. Bu insanların, bu yapılanların sonucunu bilemeyecek kadar zekâ özürlü olduklarını sanmıyoruz. Yapılanlar, bilinçli olarak yapılıyor. Bu milleti, tarih sahnesinden silecek oyunun içimizdeki figüranlarına bir rol biçilmiş, onlar da bilinçli olarak bu rolü oynuyorlar.
Oynanan oyun, ilk sonuçlarını vermeye başladı. Bu oyunun ilk perdesi Kıbrıs'tır.

Acı örnek Kıbrıs

Ülkemizde yaşanan Batılılaşma sürecinin acı sonucu, yakın tarihte Kıbrıs'ta yaşandı. Bir milletin din ve tarih şuurundan yoksun bırakılmasının acı sonucunu Kıbrıs'ta gördük. Yakın tarihte Kıbrıs adasında iki seçim yapıldı. Her iki seçimi de iyi analiz ettiğimizde çok dehşetli sonuçlarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir yanda Rum tarafı ile birlik olup, Avrupa Birliği'ne girmek isteyenler; diğer tarafta mevcut durumun devam etmesini isteyenler. Rumlarla birlik olmayı isteyenlerin oranı her geçen gün artmakta, mevcut durumu muhafaza edelim diyenlerin de oranı azalmaktadır. Bu durum böyle devam ederse, yirmi sene sonra Kıbrıs'ta mevcut durumun devamını isteyen bir tek kişi kalmaz. Tamamı Rum'larla birliktelik isteyecektir. Bu sadece sözde bir birliktelik değil, Rum'un yönetimi altına giren bir birliktelik olacaktır.

Son elli yıldır Kıbrıs'ta yetiştirilen neslin isminin Ahmet, Mehmet olmasına bakmayın. Din ve tarih bilincinden, millî, mânevî şuurdan yoksun, Rum gibi yaşayan, Rum gibi düşünen Rum ile aynı ideali paylaşan bir nesil meydana geldi. Yarınlarda bir referandum daha yapıldığında nüfusun yüzde doksanı Rum'larla birlik olmaya; hatta Rum'un yönetimi altına girmeye razı olursa, bunun sorumluluğunu kim aittir? Gerçekler acıdır. Maalesef görünen o ki, gidişat o yöne doğrudur.
İnsanların önüne sadece ekonomik hedefleri koyarsanız, din, tarih ve millî şuurdan yoksun bir nesil yetiştirirseniz, olacağı budur. İnsan şöyle diyor: "Benim ekonomik taleplerim yerine getirildikten sonra başımdaki insanın ismi Mehmet olmuş, Vasılı, Rauf olmuş veya Dimitri olmuş, fark etmez."
İşte bu durum müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme operasyonun bir parçasıdır. Bu operasyon Kıbrıs'ta kesin sonuç vermiştir.

Ülkemizde de hedeflenen Kıbrıs’la aynı akibettir

Yıllardır müslüman Türk milletinin üzerinde oynan oyunun şekli bellidir. Modeli Kıbrıs'ta görülen oyundur. Millî birlik ve beraberlikten, ulusal devletten söz edenler! Yetiştirdiğiniz nesil ile ne kadar övünseniz azdır. Batı hayranlığı, Batı'ya uşaklık boyutunu çoktan geçti. Bir ülkenin diğer bir ülkeyi işgali, modern çağda çoğu zaman topla tüfekle olmuyor. Dünyada bunun onlarca örneği yaşanmaktadır.

Bugün ülkemizde Batılılaşıp, medenileşeceğiz diye Batı'nın her değerini kendi değeri kabul eden modern kölelerin sayıları her geçen gün artmaktadır. Fransız gibi yiyip içen, İtalyan gibi giyinen, Alman gibi yaşayan, İngiliz gibi düşünen bir nesil yetiştirme gayretleri var. Bu nesil ülke yönetimine hâkim olduğu zaman Batı'nın bizi silah zoruyla işgal etmesine gerek yok. Yönetenlerin ismi Ahmet, Mehmet olabilir; ama o, esaret altına alınan tam bir emir kulu, modern köledir.
Bir milletten din ve tarih şuurunu çıkarırsanız yani tarihini ve dinini yok sayarsanız, o milletin sonu perişanlıktır, sonu sefalettir, başka milletlere köle olmaktır. Batı'nın ve etkin güç odaklarının nihâî amacı da budur.

İslam âleminin yahudîleşmesi

Müslümanların, istikametten çıkıp sapıtacağı, inançlarından taviz vereceği ve geçmiş ümmetlerin akıbetine uğrayacağını Kâinatın Efendisi bize haber vermiştir. Efendimiz buyurdular ki:
"Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girseler, siz de gireceksiniz."
– Ey Allah'ın resûlü! Yahudî ve hıristiyanların yolunu mu? diye sorduk.
"Başka kim olacak?" buyurdu. (12)
Bir başka hadis–i şerîfte de şöyle buyrulmaktadır:
"Ümmetim, önceki ümmetlerin yolunu adım adım, karış karış izlemeden kıyamet kopmaz."
– Ey Allah'ın resûlü! Farslar ve Rumlar gibi mi? denildi.
"Onlardan başka kim olabilir?" buyurdu." (13)

Bu iki hadis–i şerîf bize şunu anlatıyor: Geçmiş ümmetlerden ve kavimlerden bâtılda olanların her birinden bize bir şey ya da şeyler bulaşacaktır. Bir hadis–i şerîfte yahudî ve hıristiyanlar haber verilirken, bir diğer hadis–i şerîfte Farslar ve Rumlar haber verilmektedir.
Son birkaç asırdır dünya üzerinde yaşanan olayların ne boyutlara ulaştığını ve bundan böyle mü'minlerin çok ama çok uyanık olmaları gerektiğini bildiren bir diğer hadis–i şerîfte ise şöyle buyrulmaktadır.
Ebü'd–Derdâ Radıyallahu Anh, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bir gün, ümmetini bekleyen bozulma ve tahrif olma tehlikesini düşünerek hüzünlendiği sırada şahit olduklarını şöyle naklederler:
"Efendimizle birlikteydik, bir ara gözlerini göğe dikti ve şöyle buyurdu:
"Gün gelir, ilim insanları terk eder. İnsanların onda hiç nasibi kalmaz."
Ziyad b. Lebîd el–Ensârî sordu:
"İlim bizi nasıl terk edebilir ki? Biz Kur'an'ı okuyoruz ve bundan böyle de valla–hi okuyacağız. Hanımlarımıza, oğullarımıza da okutmaktayız."

Resûlullah şöyle cevap verdi:
"Anan seni kaybetsin ey Ziyad! Ben de seni Medinelilerin en akıllılarından zan–nederdim. Yahudîlerin ve hıristiyanların elinde de Tevrat ve İncil yok muydu?" (14)
Böylece konu tam mânası ile anlaşılacak biçimde izah edilmiş oldu. Geçmiş kavimlere peygamber gönderilmedi mi? Geçmiş kavimlere kitap gönderilmedi mi? Hem peygamber, hem de kitap gönderildi. Sonuç olarak; onlar da kitaplarını ellerinden hiç bırakmadılar; ancak ellerinde kitaplarının olması bir işe yaramadı. Çünkü kitap sadece ellerinde durmakta idi; muhteva ve kitabın anlattıkları hiçbirinin umurunda değildi.
Onlar için varsa yoksa dünyalık, dünyanın gelip geçici zevki, sefası ve malı–mülkü.

Deniyor ki: Size karışan mı var? İstediğin gibi ibadet et, sana karışan mı var? Elinde Kur'an var, elinden kitabı alan mı var?
İlk bakışta bu tespitler doğru gibi gözükse de bu sözlerin altında yapılanların hiç de dürüst olmadığı görülmektedir. Bu noktada Kâinatın Efendisi'nin sözünün ne kadar doğru ve yerinde olduğu âşikâr biçimde ortaya çıkıyor. "Yahudîlerin ve hıristiyanların elinde de Tevrat ve İncil yok muydu?"
Evet, onların elinde de kutsal kitapları vardı, hiç kimse diğerine karışmıyor, isteyen istediği gibi ibadetini yapıyordu. Bugün ise inanç olarak geldikleri nokta ortada…

İslâm âlemi içten çökertildi

Tarihî gerçekler ışığında şunu çok rahat görebiliyoruz ki, dış güçler, dışarıdan yapacakları müdahalelerle İslâm dünyasına hâkim olamamıştır. Bırakın hâkim olmayı bir kazanç da sağlayamamışlardır. Tarihin hiçbir döneminde orta ve uzun vadeli bir üstünlük sağlayamamışlar. Hatta kısa vadede bile üstünlükleri olmamıştır. Ancak özellikle son iki yüzyıldır, dış güçler içteki işbirlikçileri ile tam ittifak yaparak, yüzyıllardır elde edemedikleri başarıya ulaştılar. Bakın bu durum bundan bin dört yüzyıl önce bize nasıl haber veriliyor:

Hz. Sevban Radıyallahu Anh anlatıyor:
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Allah Teâlâ Hazretleri yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Ba–na iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helâk etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helâk etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim Teâlâ Haz–retleri bu isteklerime şöyle cevap verdi:
"Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi, artık o geri alınmaz. Ben senin ümmeti–ne "Onları umumî bir kıtlıkla helâk etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helâk ede–cek bir düşman da musallat etmeyeceğim; hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helâk edecekler." (15)

Bize dış düşmanlar zarar veremeyecek, içimizde bizden olanlar bize en büyük zarar ve ziyanı vererek, helâk olmamıza zemin hazırlayacaklar.
Bu ayki dosyamızda bu çok açık bir şekilde görülecektir. İslâm âleminin, idarecisin–den, ilim ehline, yazarından, çizerine, iş adamından esnafına kadar hangi durumlara düştüğünü ve kendi kendinin ipini nasıl çektiğini açık bir şekilde göreceğiz.
İslâm ümmetinin fertleri ve kurumları öyle bir noktaya gelmiştir ki, yukarıdaki hadis–i şerîfin mânasına uygun hareket etmektedirler. "Kendi aralarında birbirlerini helâk edecekler." Maalesef bu durumu bizzat yaşamaktayız.

GEÇMİÞ KAVİMLERİN BAÞINA GELENLERDEN DERS ÇIKARMAK

Geçmiş kavimlerle ilgili haberlerin en doğru kaynağı hiç şüphesiz ki Kur'an–ı Kerîm'dir. Kur'an–ı Kerîm birçok âyetinde bize geçmiş kavimlerden haberler vermektedir. Bu haberler bize niçin veriliyor? Eğer niçin verildiğini akıl edemiyorsak, onun cevabını da Kur'an–ı Kerîm veriyor:
"Andolsun onların (geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibret vardır..." (11)
Geçmiş ümmetlerin içinde en çok zikredilen, bize kıssası en çok anlatılan İsrailoğullarıdır. İsrailoğullarının bir başka bir özelliği de bütün âlemlere üstün kılınmış olmalarıdır. Ne var ki, itaatsızlıkları, isyanları, fitne ve fesatları yüzünden bu üstünlükleri ellerinden alınıp, lânete uğratılmışlardır.

Âyet–i kerîmenin hitap ettiği akıl sahipleri olarak, İsrailoğullarından gerekli dersi almak durumundayız. Ders alıp da Kur'an ve Sünnet üzere yaşayan akıl sahiplerine ne mutlu ki, kurtuluş kervanında kendilerine yer bulmuşlardır. Ders almayıp da onların yolundan gidenler de, İsrailoğulları ile birlikte lânete uğradılar. Son birkaç yüzyıldır İslâm ümmeti, özünü, inancını ve imanını kaybederek, İsrailoğullarının başından geçenlerden ders almak yerine onların yolundan gider oldu. Sonuç olarak da hem bu dünya hem de ebedî hayatlarını kaybettiler.

LİDERLER, ÖNDERLER VE TOPLUMUN ÖNÜNDE YÜRÜYENLER

Müslüman Türk milletini tarih sahnesinden silme operasyonu karşısında toplumun önünde yürüyen liderler ne yapıyor? Ne gibi faaliyetler yapıyorlar, üzerlerine aldıkları görevleri yerine getirebiliyorlar mi? Ne yazık ki hayır diyeceğiz, çünkü liderliğin hakkını veremiyorlardı ondan. Þimdi bir lider ve çevresinin nasıl olması gerektiğine bir bakalım.
Lider ve lider çevresinin yaklaşımının en güzel örneği, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile etrafı arasında gözlenmektedir. Bir iki örnek vererek, bir lider, başkan, imam, hoca vs. ile etrafında bulunanların ilişkileri nasıl olmalıdır sorusunun en güzel örneğini Asr–ı saadette arayalım.

Yer Medine… Münafıkların reisi İbn Selûl ölmüştür. Haberi alan Resûlullah, cenazenin bulunduğu yere gider. Yanında bir dost, bir arkadaş ve bir emir eri olan Ömer var. O, Ömer ki, adam gibi adam, tam Resûl–i Ekrem'e vezir olacak türden, bütün insanlık tarihine örnek olacak bir dev. Resûl–i Ekrem, cenaze namazını kıldıracak. Hz. Ömer diretir:
–Ya Resûlullah! Bu adam bize yapmadığını bırakmadı, bu adam münafıkların reisi. Bu adam mü'minlerin başına gelen belâların, fitne ve fesatların kaynağı. İslâm'a karşı nerede bir hareket varsa, altında bu adamın adı var." Resul–i Ekrem kararlıdır:
"Ya Ömer! Bilsem ki yetmiş defa tevbe istiğfar edeceğim ve bu adam kurtulacak, bu adamın kurtuluşu için istiğfar ederim."

İşte Rahmet Peygamberi, işte kâinatı aydınlatacak ışık. Fakat Ömer kararlıdır:
– Anam, babam sana feda olsun yâ Resûlullah!" der ve efendimizin cübbesinin eteğine yapışır. Sonuçta Efendimiz cenaze namazını kıldırır. Cebrail Aleyhisselâm ilâhî emri getirir. Bundan sonra münafıkların cenaze namazlarının kılınması yasaklanır. Ömer haklı çıkmıştır. Burada Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanılmamıştır. O bunu yapacaktı; çünkü onun her hâlinde insanlık için bir ibret vardı. Bu hâdise mü'minlere ders olacaktı ve oldu.
Yer Bedir kuyularının başı... Hz. Ömer yine muhalefette; düşüncesini hak bildiği şeyi sonuna kadar savunuyor. Yine Ömer'in dediği olmuyor. Bir zaman sonra Ömer iki arkadaşı ağlar vaziyette buluyor.
–Anam babam sana feda olsun yâ Resûlullah üzülmene ben mi sebep oldum?
–Sen haklı çıktın yâ Ömer. Ateş, şu yanında durduğun ağaç kadar bize yaklaştı..."
Yer yine Medine, bu sefer savaş hazırlığı var… Düşman Medine'de mi karşılanacak yoksa Uhud'da mı?

Kâinatın Efendisi ısrar ediyor:
"Medine de karşılayacağız." Bir kısım ashab "Medine dışına çıkalım." diyor. Çok ısrar ederler ve istişare neticesinde ashabın dediği kabul edilir. Ordu hazırlanır; Medine'nin dışına çıkılacak. Resûl–i Ekrem de hazırlandı. Ashab Resûlullah'ın üzerine çok gittikleri düşüncesi ile üzüldü.
–Yâ Resûlullah! Senin dediğini yapalım. Düşmanı Medine'de karşılayalım. Seni üzdük bizi bağışla."
"Hayır, karar verilmiştir, çıkacağız."
İşte örnek lider, işte onun örnek etrafı. Adam gibi adamlar. Bir tarafta hata yapma şansı olmayan, vahiyle destekli peygamber; ama diğer yanı ile insan. Ve etrafında o güzel insanlar.
–Yâ Resûlullah! Bu senin fikrin mi yoksa vahiy mi? Vahiy ise teslimiz, tartışma, müzakere, istişare yok. Ama senin fikrinse izin ver, bir istişare edelim."

İşte örnek alınacak, lider ve etrafı. Bu olaylar bundan bin dört yüz yıl önce meydana geliyor. Bugün toplumun önünde yürüyenlerle kıyaslanamayacak bir durum. Bugün toplumun önünde yürüyenler her şeyin en iyisini bilirler (!) Onların fikirleri tartışılmaz. Ya çevrelerindeki yalakalar… Onlar da şakşakçı olduklarından fikir beyan edemezler. Her şeye eyvallah çekerler. Özellikle de İslâm inancı ile yoğrulanlara ne demeli?
Resûlullah'a karşı fikir beyan edenler, hiçbir zaman Resûl–i Ekrem'e karşı en küçük bir saygısızlıkta bulunmadılar. Ama doğru bildikleri doğruları da hiç çekinmeden beyan ettiler. İşte örnek alınacak lider ve çevresindeki adam gibi adamlar. Bugün ne kadar çok ihtiyacımız var bu anlayışa değil mi?

Ebû Hanîfe akılsız mıydı?

Devrin hükümdarı, lideri, halifesi ona makam, mevki teklif ediyor. "Ülkenin kadılık makamına getirelim seni" diyorlar. Bugünkü kıyasla, Diyanet'ten sorumlu devlet bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanı, Diyanet İşleri başkanı… Bu makamlara denk düşen bir makam… Ne diyor, bu güzel insan: "Hayır, ben bu makama layık değilim."
Israr ediyorlar, hatta zor kullanıyorlar.
"Niçin kabul etmiyorsun bu makamı. Bu makamı reddetmen halifeye hakaret kabul edilecektir." deniyor. Verdiği cevap hukuk sistemine kaynak olacak türden:
"Beni bu ülkenin kadılığına lâyık görenlere, ben bu göreve lâyık değilim diyorum. Bana güveniyor ve beni bu makama lâyık görüyorsanız, sözüm doğrudur; ben bu göreve lâyık değilim. Yok, eğer bu göreve lâyığım; ama yalan söylüyorsam, yalancılardan kadı olmaz, o zaman hiç lâyık değilim."
Sonuç olarak, idare ile geçinemez. Hak bildiğini söylemekten geri durmaz ve sonuçta zindanda şehit olur. İşte adam gibi adam… Bugün yukarıda saydığımız makamları elde etmek için insanların neler verebileceğini varın siz hesap edin.

Maddi çıkar için istismar

Bir cemiyet, bir grup, bir dergi, bir gazete, bir yayın grubu vs. Varlığını yerin altındakilere ya da yerin üstündekilere dayandırmış... Bir dergi veya gazete çıkıyor. Bakıyorsun ki, hiç alâkası yokken geçmişte Hakk'ın rahmetine kavuşmuş bir güzel insanı anıyor. Yahu kardeşim, bayram değil seyran değil, niçin bu güzel insanı anıyorsun. Vefat yıl dönümü değil, ya ne? Onu kullanarak rant elde etme sevdası. Sonra çıkıyor, "biz şöyle hizmetteyiz böyle hizmetteyiz." diyor. Yalan...
Kutlamalar… Kutlamalar… Ölçüsü kaçmış, medyatik kutlamalar… Hâşâ, Allahu Teâlâ Hazretleri ne kör, ne de sağırdır. Seni görmüyor mu, seni duymuyor mu ki, kutlamayı reklamla yapıyorsun. "Bak, ben kutluyorum haa..." dercesine. Toplantılarda, merasimlerde en önde poz verenler, siz önde olmazsanız (hâşâ) Allah sizi görmeyecek mi? Elbette görecek. Sizin için Allahu Teâlâ'nın görmesi, bilmesi önemli değil; önemli olan kamuoyunun görmesi, ya da ölenin makam ve mevkisi iyi ise, geriye bıraktıklarının görmesidir. İşte toplumun bozulmasının, işlerin rayından çıkmasının ana sebeplerinden biri de istismardır. Hem de en ağır bir şekilde istismar.

Toplumun önünde yürüyenlerin çevresinde kimler bulunmalı?

Toplumun önünde yürüyenler, insanlara rehberlik yapanlar etraflarına dikkat etmek mecburiyetindedirler. Bunlar her mevsim değişiminde yapraklarını değiştiren bitkiler gibi olurlarsa, gerçek önderler olamazlar. Bunlar olsa olsa yaprakları dökülen mevsimlik bitkiler olurlar. Burada da en güzel örnek Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in etrafında görülmektedir. Hiç ama hiç fire vermediler. Etrafındakilerden bir tek kişi dahi çözülmedi. Ondan sonra gelenler de etraflarından fire vermedi sayılır. Verdilerse de, genellikle suç ayrılanda idi. Son yüzyıla baktığımızda dehşete düşmemek elde değil. Toplumun önünde yürüyen önder m........, her mevsim yaprak değiştirir gibi etrafındakileri değiştiriyorlar. Sormak lâzım: Niçin bu kadar değişiklik? Yanından ayrılanlar arkandan konuşuyor; niçin konuşuluyor? Uzaktan davulun sesi hoş gelir. Yakınına gelince davulun sesinin hoş olmadığı görülüyor ve kopmalar başlıyor. Bir de beklediği menfaati bulamayanlar ayrılıyorlar.
İşte en büyük yaralarımızdan biri de budur...

İLİM EHLİNİN İLMİ PARA KARÞILIÐINDA SATMASI

Yaşadığımız dünya öyle bir hâl aldı ki, dünyevî bir çıkar olmadan ne kitap yazılır ne de ilmî bir faaliyet meydana gelir oldu. Yazılan eserlerin tamamına yakını dünyalık menfaat elde etmek için yazılınca, yazılan eserden bir sonuç beklemek de imkânsızlaşıyor.
Þu sorunun cevabı bütün konuyu aydınlatmaya yeter de artar bile. Büyük İslâm âlimi İmam Gazalî'nin muhteşem eseri "İhyâu ulûmi'd–dîn", özellikle son elli yılda ülkemizde kaç kişiyi ya da kurumu ihya etti, biliyor musunuz? Ne bitmez hazine! Bir "İhyâ"dan onlarca kitap türetilerek değişik isimler altında pazarlandı. Ceplerini doldurdular. İmam Gazalî bu eserini acaba niçin yazmıştı? Evet, bütün dikkatinizi bu soruya çekiyoruz. İmam Gazalî, "İhyâ"sını niçin kaleme aldı? Ne dersiniz, para kazanmak için mi?

Elbette ki hayır, o bu eserini insanlığın hayrına, insanlığın istifadesi için ve elbette ki Allah ve Resûlü'nün rızası için yazmıştı.
O eserini bu gaye ve amaç için yazdığından dolayı yaklaşık bin yıldır güncelliğini, şöhretini korumakta ve Allahu a'lem kıyamet sabahına kadar da koruyacaktır.
Kendisi bir devdi, eseri de dev bir eser olarak kaldı.
Ya "Mektûbât–ı Rabbânî"nin sahibi, İmam Rabbânî Kuddise Sırruhu ne yaptı? Hayatında yüzlerce mektup yazdı, sırf insanlara hakkı anlatmak, yüce gerçeklerden haberdar etmek için. Ya bugün ne yapılıyor? "Mektûbât–ı Rabbânî"nin muhtelif tercümeleri yapılmıştır. Bunların yine büyük çoğunluğu ticarî gaye ile yapıldığından beklenen sonuç alınamamaktadır.

Kitapların üzerine “bu kitabı bir kişiden fazlası okuyamaz yazılmamış”
Evet, geçmiş büyüklerin eserlerini kaleme alanlar, kitapların üzerine bu kitabı birden fazla kişi okuyamaz yazmamışlar. "Her hakkı mahfuzdur, yazılamaz, çizilemez, falan kanuna göre şöyle yaparız, böyle yaparız, kısmen de olsa, az da olsa kopyalanamaz vesaire vesaire..." Bu insanlara sormak lazım, senin bu kadar sahiplendiğin bu eserin sahibine sen ne ödedin?

"Mektûbât–ı Rabbânî"yi tercüme ettin ve sonuna "yazamazsınız, çizemezsiniz, aksi hâlde şöyle cezalanırsınız, böyle cezalanırsınız" diye yazdın. Peki, sen İmam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri'ne ne ödedin? Ödemediysen, onun hakkını nasıl ödemeyi düşünüyorsun? İşte mesele burada… Bozulmanın, yozlaşmanın daniskasını yaşıyoruz. Bir yanda dehşet bir eser ve müellifi. Diğer yanda onu istismar eden, ondan dünya menfaati uman biri, birileri... Eseri yazan zat ve makamı, yüce... Þimdi onu tercüme edip yayınlayanlar da cüce olsa gerek... Yüce İslâm dininin mensupları niçin geri kaldı? Bu sorunun bir cevabı da buradadır.
Günümüz dünyasının yazarlarının, çizerlerinin, eli kalem tutan ilim adamlarının yine büyük çoğunluğunun, ekonomik bir çıkar ve menfaat olmadan yazı yazmayacakları açık bir gerçektir. Para karşılığı yazılan yazıdan da hayır gelmediği için ilim dünyamız sakat kalmış, işlevini yapamaz durumdadır. İşte bu nedenledir ki, İslâm dini mensupları olarak beklenen atılımı yapamaz hâldeyiz.

İslâm coğrafyasında bir olay yaşansa hemen o olaydan maddî çıkar elde etme planları yapılır

İslâm coğrafyasında yaşanan olumsuzluklar, meydana gelen hâdiselerin en kısa zamanda suiistimalleri yapılır. Örneğin; Filistin, Çeçenistan, Afganistan ve Bosna Hersek'te bir olay meydana gelse veya bir mü'min şehit olsa hemen "onun şahsını ya da olayını nasıl ranta dönüştürürüz", bunun hesap ve planları yapılır. O kahramanın veya olayın ya kitabı yazılır, yukarıda yazdığımız gibi, bu kitabı bir kişinin dışında kimse okuyamaz. Onun haricinde her şey yazılır ve hemen satışa sunulur. Ya bir ses kaseti, VCD'si veya sinema filmi yapılır ve satışa sunulur. Gündem olduğu için de iyi prim yapar ve cüzdanlar dolar. Eli kalem tutan ve şu an pusuda bekleyen birçok kalemşor vardır ki, İslâm âleminde bir olayın meydana gelmesini bekliyor; o olayı ranta dönüştürecek. İşte en büyük yaralardan bir yara da budur... Bunca yaşanan hâdise İslâm ümmetine niçin tesirli olmuyor? İşte bundan dolayı tesirli olmuyor. Hâdiseleri ticarî metâ olarak kullandığımız için, hâdiseler insanlar üzerinde etkili olmuyor. Bundan bin dört yüzyıl öncesine gidelim ve bakalım; hâdiseleri o güzel insanlar nasıl görmüş, değerlendirmiş ve sonuç ne olmuştur?
Allah Resûlü'nün yıldızlara eş tuttuğu sahâbesinden biri anlatıyor:
"Bi'rimaûne gününde müslümanlardan biri beni İslâm'a davet etti. Beni İslâm'a davet eden adamın iki omzu arasına mızrağımı sapladım! Mızrağımın adamın göğsünden çıktığını gördüm. Adamın ağzından şu sözler çıktı.
"Vallahi kazandım!"

Kendi kendime: "Adamı öldürdüm, acaba ne kazandı? Kazanan ben, kaybedense o…" dedim.
Mızrağımı çıkardım. Dahhâk'ın yanına gittim. Öldürdüğüm adamın "Vallahi kazandım!" dediğini anlattım ve bu sözüyle ne demek istediğini sordum.
Dahhâk: "O öldürdüğün adam, "cenneti kazandım" demek istiyordu." dedi. (16)
Dahhâk ile birlikte adamın yanına gittik, gördüğümüz manzara karşısında dehşete düştük. "Vallahi ben kazandım!" diyen şehit sahâbînin cesedi gökyüzüne doğru yükselmekte idi. Bu durumu gören Dahhâk, bana müslüman olmamı tavsiye etti ve ben de müslüman oldum.
Onlar, canlarını ve mallarını birileri ya da kendileri dünyalık kazansın diye vermediler. Onlar Allah'ın rızasını kazanmak için ölüme, sevgiliye koşar gibi koştular. Onların ölüme koşmalarına şahitlik eden arkadaşları da yaşadıklarını, hatıratlarını para karşılığı satıp kazanç elde etmek için anlatmadılar. Ya da sonra gelenlere kitap, kaset, CD, VCD, film yapıp, dünyalık elde etsinler diye yazmadılar, bize nakletmediler. Vallahi onlar kazandı, biz kaybettik. Onların hatıratlarından utanma zamanıdır. Onların ruhaniyetlerinden özür dileme zamanıdır. Yoksa helâk olacağımız zaman yakındır.

Seminerler, paneller, konferanslar, sohbetler para ile yapılır oldu. Para karşılığı konuşuluyor, para karşılığı anlatılıyor. Güzel insanların yaşadığı olayları, terleri ile kanları ile yazdıkları olayları biz ticaretimize âlet ettik. Ticarî kazanç elde etmek için anlatıyoruz veya dünyalık bir çıkar ve menfaatimiz için kullanıyoruz.
Bütün bunları yaparken elde ettiğimiz ticarî kazançları insanlar için, mü'minler için kullanılsa yani ticarî metâı bir araç olarak kullanılsa, bu da ehvenişer olarak kabul görecek; ama ne yazık ki biz bunları dünyaya daha çok bağlanmak, dünyalık elde etmek için amaç olarak kullanmaktayız.
O güzel sahâbînin göğe kaldırılışını dünya menfaati elde etmek için anlatan, yazan kişi, elde ettiği dünyalık ile kendine ya lüks bir ev, lüks bir araba, lüks bir hayat ve o lüks hayatın araç gereçlerini temin için vasıta olarak kullanıyor. Allah aşkına aklıselim düşünelim; bu vaziyette müslümanların başarılı olmaları mümkün müdür? O güzel insanların sırtlarından rant sağlayarak, saltanat sürerek nereye varacağız?

Filistin'de on yaşında bir çocuk şehit edilir, hemen onun ticaretine girişilir. Çeçenistan'da bir şehadet yaşanır, hemen onun ticareti düşünülür. Hey Allah'tan korkmayanlar, bari kullardan utanın! Filistin'deki o küçük yavru bir şiir okudu, o bile ticarî suiistimal yapıldı. Yapıldı yapılmasına; ama o küçük kız "Utanın! Utanın! Utanın!" diye bağırırken bu sözüyle, "Benim bu durumumdan ticaret umanlar, beni ticaret konusu yapanlar sizler de utanın!" diyordu.
Kur'an'ı para karşılığı satanlar, bilgisini para karşılığı satanlar, sesini para karşılığı satanlar ile vücudunu para karşılığı satanlar arasında bir fark var mı? Kâinatın Efendisi insanlığa bıraktığı Kur'an–ı Kerîm'den telif istedi mi? Dünyalık peşinde koştu mu? "Sünnet–i seniyyemden dünyalık elde edin." dedi mi? Ondan sonra gelenler, müçtehit imamlar "Eserlerimizin telif hakkı şudur, ailemize, yakınlarımıza veya şuna buna, şu kadar telif ödenecek." dediler mi? İmam Gazalî eserlerinden kaç para telif aldı? İmam Rabbânî, mektuplarını para için mi yazdı da şimdi onu tercüme edenler, "Þu kadar para verirseniz, yayın izni veririm yoksa vermem." deme hakkını nereden alıyorlar.
Bu yol Allah ve Resûlü'nün yolu değildir. Bu yol İmam Rabbânîlerin, Abdülkadir Geylânîlerin yolu değildir. Bu yol Karunların, İbn Selûl'lerin yoludur.

İLİM EHLİNİN DURUMUNU İMAM RABBÂNÎ ANLATIYOR

Günümüzde bizleri en çok yanıltan, ilim ehli insanların yaptıklarını ilimleri ile gizlemeleridir. Çok bilgili, çok âlim, çok güzel şeyler yazıyor, çok güzel konuşuyor vb. tespitler, o kişinin fiili olarak yaşantısını göz ardı ediyor. Birkaç örnek verecek olursak:
"Falanca lüks ve israf içinde yüzüyor" denildiğinde, "Sen onun ilmine, bilgisine, sözüne hatta mücadelesine bak, onun bir bildiği vardır." deniliyor.
Ya da mânevî değerlerini üç kuruşluk dünya menfaatine değiştiği zaman, "Sen onun şu şu işlerine bak, onun bir bildiği vardır." gibi sözleri çokça duyuyoruz. Bu tespitten sonra bir büyük insana kulak verelim. Hem de öyle bir insan ki, sanki yukarıdaki olayları yaşayacağımızı biliyordu da dört yüz sene evvelinden bize mesajını veriyor. Bakın, dünyayı seven, dünyalık peşinde koşan, ilim ehli, lider, yazarçizerler için ne buyuruyor.
"Âlimlerin dünyaya olan düşkünlüğü, güzelliklerinin yüzünde bir lekedir. Bu gibi âlimlerin ilmi halka fayda sağlasa da kendilerine fayda sağlamaz. Her ne kadar dinin güçlenmesi bunların omuzlarına bırakılmışsa da buna itibar edilmez. Zira dini takviye bazen zalim ve günahkâr kimselerin eliyle olabilir. Nitekim Peygamber Efendimiz Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun:
"Þüphesiz Allah dini günahkâr bir adamla da destekleyebilir." buyurmuştur. (17)
İlim ehlinin durumu, sadece kendilerini ilgilendirmediği, bütün mü'minleri ilgilendirdiği için tüm cemiyetin düzeni bozuluyor. İmam Rabbânî Hazretleri bu mektubunda bu durumu çok açık bir ifade ile anlatmış. Bu tür ilim ehlinin lânetlendiğini beyanla buyuruyor ki:
"Peygamber Efendimiz Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü insanların en şiddetli azap göreni, ilmi kendisine fayda sağlamayan âlimlerdir."

Nasıl bu âlimlerin ilmi kendilerine zarar vermesin ki! Allah katında en değerli şey olan ilim rütbesini alçak dünyanın mal, mevki, eş, dost ve makam gibi gelip geçici menfaatlerini sağlama aracı hâline getirmişlerdir. Halbuki dünya Allah katında çok değersiz bir şey olup, yaratıkların en çok nefret edilenidir. Allah katında alçak olanı üstün görüp, üstün olanı alçaltmak çok büyük bir kabahattir. Hatta gerçekte Allah'a karşı gelmek anlamına gelir." (18)
İmam Rabbânî Kuddise Sırruhu Hazretleri, ilim ehlinin dünya peşinde koşmasını çok tehlikeli bulmaktadır. O derece ki, dünya düzeninin bozulmasına sebep teşkil edecek kadar tehlikeli. Onu dinleyelim:
"Hakikaten şeriat işlerinde baş gösteren her zaaf İslâm milletini üstün kılma konusunda gösterilen her kusur; daima kötü âlimlerin bereketsizliği ve niyetlerinin bozukluğu sebebiyle olmaktadır.
Bunun aksine eğer âlimler dünyaya düşkünlük göstermez ve makam, riyaset, mal ve üstünlük tutkularından selâmet bulurlarsa, işte onlar âhiret âlimleri ve Peygamber varisleridir. Ayrıca onlar yaratılmışların en üstünleridir. Kıyamet günü mürekkepleri, Allah yolunda şehit olan kimselerin kanlarıyla tartılacak olan talihliler bunlardır. "Âlimin uykusu ibadettir" sözü bunlar için geçerlidir. (19)

RESÛLULLAH: DÜNYAYI VE DÜNYANIN MAL, MÜLK VE SALTANATINI AÞAÐILAMIÞTIR

Allah'ın resûlü Sallallahu Aleyhi ve Sellem dünyayı ve dünya ziynetini, mal, mülk, para, saltanat, şan, şöhret gibi dünyalıkları elinin tersiyle itmiş ve bütün bunları aşağılamıştır.
Sehl b. Sa'd Radıyallahu Anh anlatıyor:
"Biz hac sırasında Zülhuleyfe'de Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraberdik. O birden, şiştiği için ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine:
"Þu lâşenin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zâtı Zülcelâl'e yemin olsun ki, şu dünya, Allah yanında, bunun, sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdi.. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyen tek damla su içirmezdi" buyurdu." (20)

Allah katında bu derece değersiz olan bir dünyayı, en değerli varlık yerine getirmenin izah edilir ve anlaşılır bir yanı var mıdır?
Bir başka hadisi şerifi de Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor:
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Dünya mel'undur, içindekiler de mel'undur; ancak zikrullah ve zikrullah'a yardımcı olanlarla âlim veya müteallim olanlar hâriç." (21)
Dünyanın ve onun içindekilerin mel'un olduğu açık bir ifade ile bildirilmektedir. Zamanımızda birçoğumuzun düştüğü durum çok acı bir şekilde gözler önündedir. Allah'ın resûlü'nün mel'un dediği şeye biz dört elle sarılıyoruz. Sarılmakla kalmıyor, eşimizi, dostumuzu, mü'min kardeşlerimizi, bu mel'una değişiyoruz. Hatta imanımızı bu mel'una satıyoruz. Mel'una değer veriyor, inançlarımıza değer vermiyoruz.

RESÛLULLAH DÜNYAYI ELİNİN TERSİ İLE İTTİ

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, dünyanın rahatını, saltanatını ve lüksünü elinin tersiyle itmiştir. Yolundan gidecek ümmetine, mü'min kardeşlerine de dünyayı ellerinin tersleriyle itmelerini tavsiye etmiştir. Resulullah ve Ashabı dünyayı reddetmişlerdir. Bunu anlatan bir olayı İbn Mes'ûd'dan dinleyelim.
İbn Mes'ûd Radıyalllahu Anh şöyle anlatıyor:
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına girdim. Onu bir hasır örgünün üzerinde uyurken buldum. Hasır, vücudunun açık olan yan taraflarında izler bırakmıştı.
"Ey Allah'ın resûlü!" dedim, "Sana bir yaygı temin etsek de hasırın üstüne sersek; onun sertliğine karşı sizi korusa!"

Allah'ın resûlü şöyle buyurdu:
"Ben kim, dünya kim?! Dünya ile benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terk edip giden yolcunun misâli gibidir." (22)
Biz mi daha akıllıyız yoksa Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem mi? O kendisini dünyada bir yolcu gibi görüyor. Devrinin bütün hükümdarları, lüks ve saltanat içinde yaşarken, kendisi sade bir yaşamı seçmiş, dünyanın rahatını ebedî âlemin rahatı için terk etmiştir. Ya şimdi onun ümmeti olma iddiasında olanlar... Ya onun varisi olma iddiasında olan ilim ehli... Siz kim ona varis olmak kim?! Dünyanın lüks ve saltanatı içinde ona varis olunmaz.

Resûllah:"Dünya tatlı ve hoştur, ondan sakının.”

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem defalarca dünyadan sakınmayı bildirmiştir. Biz de ısrarla sakınmayacağımızı haykırmakta, hâşâ âdeta Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e isyan etmekteyiz. Bir güzel insandan dinleyelim; Ebû Saîd Radıyallahu Anh anlatıyor:
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
"Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadından da sakının! Zira Benî İsrâil'in ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır." (23) Hadisi şerif bizi uyarırken, aynı paraleldeki bir âyeti kerîme de bizi uyarıyor. Geçmişte Musa Aleyhisselâm ile İsrailoğullarının yaşadığı hâdiseler, bize ders alalım diye bildirilmektedir. Mevlâ Teâlâ buyuruyor ki:
"Onlar da 'Sen bize peygamber olarak gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi.' dediler. 'Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar.' dedi." (24)

Hadisi şerifte dünyanın bize Allah tarafından varis kılınacağını, varis kılındıktan sonra, daha açık bir ifade ile dünyanın nimetleri bize verilecek ve sonra da bu nimetler karşısında ne durumdayız bakılacak ve ona göre hakkımızda hüküm verilecek. Eğer şükretmez ve verilen nimetin hakkını vermezsek, kesin olarak helâk olacağız. Bunun en güzel örneği âyeti kerîmede anlatılmaktadır.
Firavun İsrailoğullarına zulüm ve işkence ediyordu. Allah, İsrailoğullarını Firavun'un zulmünden kurtardı ve onlara dedi ki: "Þimdi sizi bu ağır işkence ve zulümden kurtararak büyük nimetlere kavuşturdum. Bakalım ne yapacaksınız, şükür mü edeceksiniz yoksa nankörlük edip eskiyi unutacak ve yine sapıtacak mısınız?" İsrailoğulları verilen nimetin kıymetini bilemedi ve sapıttı. Sonuç olarak hüsrana uğradı.

Aynı durum İslâm ümmetinin başında bulunmaktadır. Hadisi şerif ile âyeti kerîme birbirlerine tam mânası ile paralellik arz etmektedir. "Dünya tatlı ve hoştur, Allah sizi ona varis kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacak..." Eğer Resûlullah'ın yolundan gider ve Allahu Teâlâ'nın bir sinek kanadı kadar değer vermediği dünyaya biz de değer vermezsek, o zaman kazandık demektir. Allahu Teâlâ'nın sinek kanadı kadar değer vermediği bir şeye, biz hayatımız pahasına sarılır ve değer verirsek, o zaman isyan etmiş oluruz. Mevlâ'mızın değersiz dediği şeye biz (hâşâ) "Ey Rabbimiz! Sen değersiz diyorsun; ama biz seni dinlemiyor, onu değerli kabul ediyoruz." diyerek kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Bugün bu durumu açık bir şekilde yaşamaktayız.

Resûllah’ın ağladığı olaya biz gülüyoruz

Kâinatın Efendisi'nin ashabı gökteki yıldızlar gibidir. Bir insan yıldızlara ulaşabilirse, o güzel insanların makamına da ulaşabilir. Yıldızlara ulaşmanın imkânı yok, işte onun gibi de o güzel insanlara ulaşmanın mümkünü yoktur.
Büyük bir şahsiyet, Uhud şehitlerinden...
Bir gün Kâinatın Efendisi Medine'de gölgelik bir mekânda ashabı ile sohbet ediyor. Buradan sonrasını Hz. Ali Radıyallahu Anh'dan dinleyelim:
"Biz Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte otururken uzaktan Mus'ab b. Umeyr göründü; bize doğru geliyordu. Üzerinde, deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Resûlullah onu görünce, Mekke'de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı bolluğu düşünerek ağladı. Sonra da şunu söyledi:
"Gün gelip de sizden biri sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse, önüne yemek tabaklarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de halı ve kilimlerle Kâbe gibi örtseniz, o zaman nasıl olursunuz?" Orada bulunanlar dediler ki:
"O gün, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız."

"Hayır!" dedi Allah'ın resûlü, "Bilakis siz bugün o günden daha iyisiniz." (25)
O Mus'ab ki, Mekke'nin en zengin ailelerinden birinin çocuğu idi. Ailesi bir istediğini geri çevirmezdi. Rivayet edilir ki, uzun ve bakımlı saçlara sahipti, saçlarının bakım malzemesi uzak memleketlerden, ayağına giydiği terlikler bir başka yerden, elbiseleri de bir başka yerden getirilirdi. Yaşlısı ile genci ile bütün Mekke halkı Mus'ab'a hayrandı ve gıpta ile bakardı. O Mus'ab böyle bir hayatı bıraktı, yukarıda anlattığımız gibi maddî planda sefil bir hayatı tercih ederek, Allah ve Resûlü'nün yolunu seçti.
İşte gidilecek yol, Mus'ab'ın yoludur; Ebû Cehillerin, Karunların yolu değil...

Kâinatın Efendisi'nin dünyaya ve içindekilere karşı tavır ve bakışına baktıktan sonra bir de bugünümüz insanın tavır ve bakışına bakıldığında aklıselim sahipleri ne düşünüyor acaba?
Bir yanda Allah ve Resûlü'nün dünyaya bakışları, diğer yanda günümüz insanının dünyaya bakışı. Bu tavır ve bakış değişmezse, helâk yakındır. Çünkü Allah ve Resûlü'nün ak dediğine biz kara diyoruz, kara dediklerine de ak diyoruz. Bu açık bir isyandır, neticesi de lânetlenmektir. Allah gerçek mü'minleri korusun... (Amin)

Dipnotlar:
1–Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, 4. baskı, İstanbul 1995, s.163
2– Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, 4. baskı, İstanbul 1995, s. 143
3– Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, 4. baskı, İstanbul 1995, s. 165
4– Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, 4. baskı, İstanbul 1995, s. 143.
5– Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, 4. baskı, İstanbul 1995,s. 146
6– Said Nursi, Tarihçe–i Hayat, Sözler Yayınevi, s.132
7– Ülkü Müht. Mahfili 1952–1953, seneleri çalışma rehberi. Rap. Süha Selçuk Basımevi
8– Bilgi Locası Neşrıyatı, N.1, Kürtüncü Matbaası, Ankara, sh.74
9– Hikmet Tanyu, Tarih boyunca Yahudiler ve Türkler, Bilge Yayınevi, 1979 1. cilt sh.160
10– Hikmet Tanyu, Tarih boyunca Yahudiler ve Türkler, Bilge Yayınevi, 1979 1. cilt sh.160
11– Yusuf Suresi;111
12– Buharı, İ'tisam, 14; Müslim,İlim,6; İbn Mace, Fiten, 17; Ahmed b. Hanbel, 3/84.
13– Buharı, İ'tisam,14
14– Tirmizi, İlim, 5; İbn Mace, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, 4/160; Darimi, Mukaddime, 26/246
15– Müslim, Fiten 19, (2889); Tirmizî, Fiten 14, (2177); Ebu Davud, Fiten 1, (4252)
16– İslâm Tarihi – Siret–i İbn Hişam Tercümesi, Tercüme: Hasan Ege, Kahraman Yayınları, İstanbul, c.3, s.264
17– Mektûbât–ı Rabbânî, 33. Mektup
18– Mektûbât–ı Rabbânî, 33. Mektup
19– Mektûbât–ı Rabbânî, 33. Mektup
20– İbrahim Canan, Kütüb–i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Þerhi, Akçağ Yayınları (4110) (7247)
21– Tirmizî, Zühd 14, (2323); İbn Mâce, Zühd 3, (4112)
22– Tirmizî, Zühd 44, (2378)
23– Müslim, Zikr 99, (2742); Tirmizî, Fiten 26, (2192); İbnu Mâce, Fiten 19, (4000)
24– A'raf;7/129
25– Tirmizî, Kıyamet 36, (2478)

 

Gösterim: 2816